NOT DEFTERİM

tunahanın not defteri

Üsküdar’a kadar Kastamonu


Her yönüyle Kastamonu’nun anlatıldığı “Üsküdar’a kadar Kastamonu” adlı şehir monografsi Yapı Kredi Yayınlarından çıktı

* Ülkemizin önde gelen saygın yayın kuruluşlarından biri olan Yapı Kredi Yayıncılık yıllardır sürdürdüğü kent monografileri serisine Kastamonu’yu da ekledi. Ülkenin en prestijli özel yayın dizileri arasında yer alan YKY Kent Monografilerinde ilimiz “Üsküdar’a kadar Kastamonu” adı altında yayınlandı. İlimizin binlerce yıllık tarihi ile oluşmuş kültürü, önemli bir değeri ve şansı olan muhteşem doğasının görüntüleriyle Kastamonu kendini Yapı Kredi Yayınlarında anlatıyor.

* 31 ayrı bilim adamı, araştırmacı ve yazarın makaleleri, fotoğraf sanatçısı Akgün Akova’nın kareleri ve ünlü sahaf Kastamonulu Lütfü Seymen’in editörlüğünde bir yılda hazırlanan kitap 511 sayfa. Florasından arkeolojisine, ekonomisinden mimarisine uzanan çizgide Kastamonu oldukça geniş kapsamlı, bilimsel ve merak edilen her şeye cevap verecek şekilde sayfalara yerleştirilmiş.

Kastamonu bir prestij yayını olarak Yapı Kredi Yayınları arasında yer aldı. YKY’nin şehir monografileri arasında 16’ncı yayın olarak çıkan “Üsküdar’a kadar Kastamonu” birçok yazar tarafından kaleme alınan makalelerden oluşuyor. Ülkenin önde gelen ve tanınmış bilim adamı, araştırmacı ve yazarlarının çalışmalarının yer aldığı kitap İstanbul’da yaşayan ve Cideli bir hemşehrimiz olan sahaf Lütfü Seymen’in editörlüğünde hazırlandı. Yaklaşık bir yılda tamamlanan kitapta, sekiz ana başlık altında 31 ayrı yazarın kaleminden çıkmış 37 farklı makale bulunmakta.

“ Bazı şehirler sonradan olmadır bazıları anadan doğma. Kastamonu’da anadan doğma şehirlerden… İsfendiyar Dağları’nda on binlerce yıllık mağaralardan süzülüp yeraltı sularına karışan, dört mevsim renk cümbüşü içindeki karlı, buzlu, sisli kayın, gürgen ve çam ormanlıklarının yüksekliklerinden; Yaralıgöz’den, Çatak’tan, Ilgaz’dan Karadeniz’e devrile devrile akan şelale, dere ve ırmakların kıyısında Kybele’nin kucağında doğmuştur.” diyerek Kastamonu’yu bir güzelleme ile anlatan Lütfü Seymen’in bu girişinden sonra 511 sayfa boyunca Kastamonu doya doya anlatılmakta. Çağdaş yazarların güncel bilgilerinin yanı sıra, Evliya Çelebi’den Şemseddin Sami’nin Kamu’l-alam’ına, Mortmann’ın 1856 yılındaki Kastamonu seyahati notlarına kadar eski kaynaklara da uzanan bir yayın Üskadar’a kadar Kastamonu. Kitapta günümüzden ise tanınmış tarihçi Necdet Sakaoğlu, Kastamonu sivil mimarisi uzmanı Prof. Dr. Kemal Kutgün Eyüpgiller, Taşköprü Zımbıllı Tepe kazılarını yürüten Prof. Latife Sümmerer, Prof. Dr. Sadık Erik,  hemşehrimiz Prof. Dr. Cemal Tunoğlu, Gündegül Parlar gibi Kastamonu üzerine çalışmalarda bulunmuş isimlerin yanı sıra Kastamonulu olan ya da halen Kastamonu’da görev yapan Özlem Ataoğuz Çal, Mehmet Serhat Yılmaz, Eyüp Akman, Mustafa Eski, Murat Karasalihoğlu gibi isimlerde yer almakta

Kütüphanesinde Kastamonu’ya dair iyi bir bölüm açmak isteyecek olanlar için biçilmiş bir kaftan olan bu yayın hem bilgileri hem de görsel malzemeleri ile tartışılmaz bir kaynak olacak.

Yedi Kıta Dergisi

12/9/2008

Sahip olduğumuz muhteşem târihî geçmiş ve onun bize hediyesi olan târihimizin aynaları olan çok zengin matbu-yazma nâdir eserle milyonlarca arşiv vesîkası, bunların yanında harita, fotoğraf, gazete, mecmua gibi muazzam miras, bizlere geçmişimize dâir araştırma, inceleme ve tahliller yapmayı, bunlardan istifâde ile bugüne ve geleceğe ışık tutmak îcâp ettiğini hatırlattı.

Mühim bir ihtiyaca cevap vereceğini düşündüğümüz YEDİKITA Dergisi, içtimâî ilimler merkezli bir yayın çizgisi takip etmeyi hedefliyor. İçtimâî ilimler içerisinde ise târih ilminin husûsî bir yeri bulunmaktadır. Zîrâ, ecdâdımız târih disiplinini târif ederlerken onun için "Ümmü'l-ulûm" yani "ilimlerin anası" demişlerdir. Büyük İslâm târihçisi ve muhaddis İbnü'l-Esir meşhûr "El-Kâmil Fi't-Târih" isimli eserinin mukaddimesinde târih ilminin mânevî ve dünyevî birçok faydaları olduğunu şu cümleleriyle ifâde etmektedir:

"Târih öğrenmek ile her hâdisenin başından sonunu kestirmek melekesi (kâbiliyeti) kazanılır. Zîrâ hiçbir iş yoktur ki onun benzeri evvelden vukû bulmuş olmasın. Allâhü Teâlâ'nın, insana verdiği akıl, tecrübe ile gelişir ve artar. İnsan târih bilgisi ile meclislerde itibâr bulur, bulunduğu toplulukta bir mesele mevzû olduğunda kulaklar ve kalpler onun söyleyeceği şeyi bekler ve ona yönelir. Târih bilmek, güzel ahlâktan olan sabır ile ahlâklanmaya vesîle olur. İnsan bütün peygamberlerin ve fazîletli insanların imtihân edildiklerini görür, başına gelen şeyin onlara daha şiddetlisi ile ulaştığını bilir de kendisine erişen belâya sabreder ve onların musîbet esnâsında tuttuğu yolu tâkib eder. Kur'ân-ı Kerîm'de bu hikmeti bildiren misaller vardır. Meâlen: 'Şüphesiz ki bunda (o eski kavimlerin hâllerine dâir haberlerde) kalbi (duyacak vicdanı) olan yâhud şâhid olarak kulak verenler için elbette bir öğüt vardır.' (Kâf Sûresi, âyet 37) buyurulmuştur."

YEDİKITA Dergisi olarak, târihin, kuru bir bilgi yığını, yahut ideolojik bir âlet değil; ibret alınacak ve geleceğimizi şekillendirecek bir vâsıta olduğunu belirterek, târih sevgisini ve şuurunu kazandırabilmeyi hedefliyoruz. Bunun için, gerçeklerin tesbiti yolunda saptırmalardan, menfî tahlillerden ve abartılı ifâdelerden uzak durulacak, millî-mânevî, örfî-ahlâkî sınırlar gözetilmeye çalışılacaktır.

Dergimiz, dünya coğrafyasında medeniyetimizi, sanatımızı, müesseselerimizi geniş bir zaman perspektifi içinde ele alacaktır. Geçmişimizin renkli, birbirinden farklı ama bir o kadar da ibret alınması gereken hâdiselerini sizlere nakledecektir. Edebiyatımıza ayrı bir ehemmiyet verilecek, buna mâtuf olarak lisânımızın korunması da hedeflerimizden olacaktır.

Dergimiz her ay yeni bir sayı ve zengin bir muhtevâ ile daha iyiye ve daha güzele ulaşmaya çalışacaktır. Bu münâsebetle her yaştan ve her seviyeden okuyucularımızın tenkîd, teklîf ve tebrikleri bizi yüreklendirecek ve yeni sayılarımız için bize güç ve hız verecektir.

Bu ilk sayımızda birbirinden mühim mevzularla okurlarımızın karşısına çıkıyoruz. Zaman zaman bu sayıdaki gibi çeşitli hediyelerimiz de olacaktır. İlk hediye olarak sizlere "Sultan İkinci Abdülhamîd Han'ın Asırlık Projesi" ismiyle bu büyük pâdişâhın Hamîdiye köprüleri projesi posterini veriyoruz.

Yayın hayatına YEDİKITA'dan merhaba... Saygılarımızla...




Daha geniş bilgi için tıklayın:


http://www.yedikita.com.tr/

                                                   MİMAR SİNAN FARKI

         Birkaç yıl önce Süleymaniye Camisi’nin yıkılma tehlikesi içinde olduğu keşfedilmiş. eğer çözüm bulunamazsa koca cami kısa bir zaman içinde yıkılacakmış. caminin tüm taşıyıcı yükü kemerlerindeymiş. bu kemerlrin ortalarında bulunan kilit taşları zamanla aşınmış. ama elde yazılı bir proje olmadığı için nasıl değiştirileceği bilinmiyormuş.

          Hemen türkiye’nin en yetkin mühendis ve mimarlarından oluşan bir heyet hazırlanmış. bir sürü fikir atılmış otaya,her kafadan bir ses çıkmış ama sonuç alınamamış. Ülkenin en iyi bilim adamları bu sorunu çözememiş.Tartışmalar südevam ederken caminin içinde büyük bir karmaşa sürüyormuş. Ülkenin çeşitli bilim kuruluşlarından bir sürü mimar,mühendis kemerleri inceliyormuş. Bu adamlardan biri ortalarda dolanırken kazara bir bölme bulmuş. Bölmede üzerinde eski yazı olan bir not varmış. Uzmanlara inceletilen kağıdın orijinal olduğu belgelenmiş.

MİMAR SİNAN FARKI           Bu kağıt parçası Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan bir mektupmuş.Mektupta yazılanlar tercüme ettirilince şöyle bir metin çıkmış ortaya:’Bu notu bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit taşı aşındı ve nasıl değiştireleceğini bilmiyorsunuz.’Kağıtta yazılanlar bununla da bitmiyormuş.Koca Sinan kademe kademe kilit taşını nasıl değiştireceklerini anlatıyormuş.Heyet harfiyyen Sinan’ın söylediklerini yapmış.Süleymaniye Camisi böylelikle kurtarılmış.Bu mektup şimdi Topkapı Sarayı’nda muhafaza ediliyor.

Hz. Ömer'in Müslüman OIuşu

 

Hz. Ömer'in annesi Hanteme Ebu Cehil'in amcasının kızı olduğuna göre, Ebu Cehil Hz. Ömer'in dayısı sayılırdı.

Hz. Ömer, Müslüman olmadan önce, Peygamberimiz (a.s.)a ve Müslümanlara karşı, insan­ların en katı davrananı idi.

Hz. Ömer'in Müslüman oluşu Kureyşşriklerinin Habeş ülkesine hicret eden Müslümanları kendi­lerine teslim etmesi için ona ve kumandanlarına sunulacak hediyelerle birlikte Necaşî'ye gönderdikleri Amr b. Âs ve Abdullah b. Ebi Rebia'nın elleri boş olarak, hoşlarına gitmeyen bir şekilde geri çevrildikleri sıralarda, ve Hz. Hamza'nın Müslüman oluşundan üç gün sonra olup; bu da, nübüvvetin altıncı yılında, Zilhicce ayından bir Cuma günü idi.

Peygamberimiz (a.s.), Dârü'l-Erkam'da Pazartesi günü:

"Ey Allah! Şu iki adamdan, Ebu Cehil veya Ömer b. Hattab'dan, sana sevgili olanı ile İslâm'ı aziz kıl, güçlendir!" diyerek dua etmişti.

Hz. Ömer der ki:

"Ben, Müslüman olmadan önce, Resûlullah (a.s.)a sataşmak için evden çıkıp, kendisini bul­dum. O, Mescid-i Haram'a erişmekte beni geçmişti. Ben de, vanp arkasında, ayakta durdum.

Resûlullah (a.s.) el-Hâkka sûresini okumaya başladı .

Dinlediğim kelamın belagatına, düzgünlüğüne, derii-topluluğuna hayran oldum. Kendi kendime:

'Bu, vallahi, Kureyşlilerin dediği gibi, bir şair galiba!' dedim.

O sırada, Resûlullah, sûrenin şu (mealdeki) âyetlerini okudu:

'Gördüğünüz, görmediğiniz şeylere and ederim ki: Hiç kuşkusuz, o (Kur'ân), Allah katında çok şere­fli bir resûlün (Allah'tan telakki ettiği) sözüdür!

O, bir şair sözü değildir! Siz ne az inanır (adamlar)sınız!'

Ben, yine, kendi kendime:

'Galiba, bu bir kâhindir! (İçimden geçirdiklerimi anladı!)' dedim.

Resûlullah (a.s.) şu (mealdeki) âyetleri okumaya devam etti:

'O, bir kâhin sözü de değildir! Siz ne kıt düşünür (adamlarsınız!

O (Kur'ân), âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.

Eğer, (Peygamber, söylemediğimiz) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette, onun sağ elini (kuvvet ve kudretini) alıverir, sonra da, muhakkak onun kalb damarını koparır (kendisini yaşatın az) dik!

O vakit, sizden hiçbiriniz, buna mâni de olamazdınız!

Şüphe yok ki, o (Kur'ân), fenalıktan korunanlar için kafi bir öğüttür.

İçinizde onu yalan sayanlar bulunduğunu, elbette, Biz de biliyoruz. Muhakkak ki, o (Kur'ân), kâfirler üzerine bir hasrettir (iç yarasıdır)!

Hiç kuşkusuz, o (Kur'ân) kesin bilginin tam gerçeğidir.

O halde, o büyük Rabbini, Kendi ismiyle teşbih (ve tenzih)e devam et!'

Resûlullah (a.s.) sûreyi böylece okuyup bitirdiği zaman, her yerde, kalbime İslâm meyli düştü."

Anne ve babasının uzun yalvarışlarına aldırmadan , erkek gibi traş oldu , saçlarını kazıttı ve kimseye kadın olduğunu söylemeden Türk askerlerinin arasına karışıverdi. Uzun bir süre herkes onu Halim Çavuş olarak bildi.

Bu sözlerin sahibi, genç bir kadındı. Kastamonu’nun merkezine bağlı Duruçay köyünde 1898 yılında dünyaya gelen Halime Kocabıyık , İstiklal Savaşı’nın en şiddetli dönemlerinde gazi olmuştu.

 

Anne ve babasının uzun yalvarışlarına aldırmadan , erkek gibi traş oldu , saçlarını kazıttı ve kimseye kadın olduğunu söylemeden Türk askerlerinin arasına karışıverdi. Uzun bir süre herkes onu Halim Çavuş olarak bildi. Göğsünde taşıdığı yürek, sadece vatanı için atıyordu. Gözünü kırpmadan, sırtına hayatın o güzel yaşanmışlıklarını almadan çıktı yola...

 

Yaşlısı , genci , kadını ve çocuğu demeden inebolu’dan Ankara ve Sakarya’ya cephane taşıyan Kastamonu halkının arasına karıştı. İki yıl süresince cephane taşıyıp durdu. 9 Haziran 1920’de İnebolu’nun Yunan Kılkış zırhlısı tarafından bombalanması esnasında şarapnel parçası ile bacağından yaralandı.

 

Kağnıma İnebolu iskelesinden cephane yüklemiştim. Çok yorgun olduğum için dinleniyordum. Bu esnada ufukta dumanlar görünmeye başladı. Hemen kağnımı dağ yoluna doğru sürdüm. Bir zaman sonra bulunduğum yere gülleler yağmaya başladı. İnebolu alev alev yanıyordu. Bir şey yapamamanın üzüntüsü içinde kıvranıyordum. Bu sırada yakınımda patlayan güllenin şarapnel parçası tarafından yaralanmıştım. Sürüklenerek kağnımın yanına geldim , bayılmışım.”

 

Yaşadığı günleri böyle anlatan Halime Çavuş, kağnının tepesinde cephaneler ile birlikte yol alırken uyandı. Ayağı bez parçaları ile sarılmış , kanaması devam ediyordu. Kağnıdan topallayarak inmiş , sicim gibi yağan yağmurdan korumaya çalıştığı cephaneleri örtüyordu. Arkalarından gelen nal sesleri onları telaşlandırmıştı. Dost muydu , düşman mıydı ? Bilmiyorlardı ...

 

Atın üstündeki paşalardan biri ona doğru seslendi.

 

Ayağın kan içinde , üşümüyor musun böyle? Anlaşılan yaralanmışsın. Buna rağmen kapudunu da cephanenin üzerine örtmüşsün. Hasta olabilirsin.”

 

Sözlerini bitiren paşa , Mustafa Kemal Atatürk’tü. Fakat Halime çavuş bunu bilmiyordu. Atatürk’e dönerek şöyle dedi ;

 

Ölebilirim. Fakat bu cephane kurtulmalıdır. Bununla yüzbinler yaşayacak.”

 

Bu sözleri duyan Atatürk , ondan kafa kağıdını istedi ve orda Halim Çavuşun aslında Halime çavuş olduğunu öğrendi.

 

Hastanede 12 gün yatan Halime çavuşa, genç bir kız olarak İstiklal Savaşı’na katılmasından dolayı “Çavuşluk” rütbesi verildi. Cumhuriyet’in ilanından sonra Atatürk ve Latife Hanım tarafından Çankaya Köşkü’ne davet edildi. Ankara’da tedavisi tamanlanan Halime Çavuş, 10 gün Ankara’yı dolaştı. Atatürk , ona 200 lira değerinde arazi verilmesini emretti. Şaşkınlıkla ellerine sarılan Halime Çavuşa Atatürk şunları söylemişti.

 

Kurtuluş Savaşı’nda yapmış olduğun hizmetlerden dolayı sana ve senin gibilere Türk Milleti’nin borcu çoktur. Sana verilen arazi ancak küçük bir armağan olacaktır.”

 

Evlenmesini ve Ankara’da kalmasını isteyen Atatürk ve Latife Hanım’a , “Ben vatan aşkından başka bir aşk tanımadım. Milletimin gençleri de benim evladımdır. Köyüme , bana ihtiyacı olan anne ve babama gitmeliyim.”diyen Halime çavuş, aldığı İstiklal Madalyası ve bağlanan Harp Malülü Gazi maaşı ile köyüne dönmüştür.

 

1976 yılının Şubat ayında UNESCO Milli Komisyonu’nca Kastamonu’da düzenlenen Kültür haftası sırasında , 20 Şubat’ta vefat etmiştir. Bugün Anıt-Mezarının yaptırıldığı Duruçay’daki aile kabristanında gömülüdür.

 

Ölümünden yıllar sonra bile , hissettiği duyguları ve dile getirdiği özlü sözleri ile aslında geleceğe nasıl mesajlar verdiği yürekleri titretmektedir. Cumhuriyet’in 50. Yıldönümü törenlerinde Kız ilköğretim okulundaki öğrencilere şöyle seslenmiştir ;

 

Genç kızlarımızdan istediğim, sınırlarını kanla çizdiğimiz Türkiye’mizin kalkınmasında çaba harcayan gençlerimizden biran olsun geri kalmamalarıdır.” 

 

Kaynak : Tarihte Kastamonu-Hüsnü Acar 1995

.

Arşiv

<%ArchiveInfo%>






Tıkla Sende Sitene Ekle

Arkadaşlarım

Free Hit Counters
kişi ziyaret etmiş

Bağlantılarım

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu